Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 25°C
Az Bulutlu

Hayatımın Saray Sahnesi

11.09.2021
27
A+
A-
Hayatımın Saray Sahnesi

Olaylar Evliya Çelebi’nin başından geçmiş olaylardır.
1045 senesinde Kur’an’ı baştan sona ezberleyerek “Hafız” olmuştum. Sekiz saat içinde ezberden Kur’an’ı okuyabiliyordum. Kadir gecelerinde büyük bir cemaat Ayasofya’da toplanır, üç gece ibadet ile geçirilirdi. Babamın ısrarı üzerine o sene Kadir Gecesi’nde ben de Ayasofya’da idim. Teravih namazından sonra müezzinler bölümünde hatim okumaya başladım. En’am Suresini bitirmiştim ki Padişah mahfelinden elçiler gelerek bana altın yaldızlı ve çok değerli taç giydirdiler.
-Buyurun, sizi saadetle Padişah ister, dediler.

Beraberce Gazi Murat Han’ın huzuruna gittik. Gerektiği gibi selam verdim. Saygıda ve hürmette kusur etmemeye dikkat ediyordum. Padişah yüzüme uzun uzun tebessüm ederek sordu:
– Kur’an’ı baştan sonra kadar kaç saatte okuyabiliyorsun?
– Hızlı okusam yedi saatte, dedim. Fakat gizli açık hata yapmamak için dikkat edersem, sekiz saatte bitirebilirim.
– İnşallah sohbet arkadaşım olursun, buyurdular. Ve iki avuç altın attılar ki tamamı, 623 kese değerinde sağlam para idi.
Derken yaşım yirmiye ulaşmıştı. Çocuk gibi görünsem de büyüklerin bulunduğu bir toplulukta nasıl davranmam gerektiğini bilirdim. Nice vezir, vekil ve şeyhülislam huzurunda Kur’an okumuş, sohbet etmiştim.
Sultan Murat Han’ın ardından fanus ve meşalelerle Servi Kapısı’ndan saraya girdik. Beni de güzel bir ata bindirdiler. Padişah istirahata çekilirken Hasodabaşı’ya ferman buyurdu. Özel kilerde görev alacak, sabahleyin kilerin önündeki odalardan birine yerleştirilecektim. Birçok konuda hocalarım belirlendi. Hep birlikte.
– Kutlu olsun, dediler.
Sarayda günlerimiz pek güzel geçiyordu. Silahtar Melek Ahmet Paşa annem tarafından akrabam olduğundan beni koruyor, zaman zaman hediyeler bile veriyordu.
Bir gün beni aldılar, eski Silahtar Mustafa Ağa’nın odasına götürdüler. Melek Ahmet Paşa da oradaydı. Odadakiler hatmimi sordular. Padişahın huzurunda neyi nasıl yapacağımı bir bir öğrettiler. Beni biraz sonra Gazi Murat Han’ın huzuruna çıkaracaklardı. Taht salonu harika idi. Oradaki güzelliği hiçbir yerde görmemiştim. Hayret içinde çevreyi incelerken Padişah Efendimiz geldi. Bir güneş doğdu sanki. Herkese tatlı bir tebessüm ile ayrı ayrı selam verdi. Yerine oturunca koştum, tahtın ayaklarını öptüm. Aklıma hemen oracıkta geliveren güzel bir şiir okudum.
Bu bir kaside idi. Padişah pek memnun oldu.
– Haydi bakalım, bir şeyler söyle, dedi.
– Padişahım, dedim. 72 ilimden hangisini istersiniz? Farisi mi, Arabi mi, Rumi mi? Süryani mi, Yunani mi, Türki mi? Varsağı mı, kar mı, beste mi? İlahi mi, kaside mi, zikir mi? Hüzünlü sözler mi? Terc-i bend, terkib-i bend, mersiye, ıydiyye, muaşşer, müsemmen, murabba, müseddes, pene beyt yoksa gazel mi? Ne arzu ederseniz onu söyleyeyim.
– Bre bu köylü bütün bu saydıklarını yapabilir mi? Yoksa bizi kandırmak mı istiyor? deyince:
– Padişahım! Eğer hoşgörü ile karşılayıp serbest bırakırsanız geçici olarak nedimlik edip sizi eğlendirebilirim, dedim.
– Nedimliğin ne olduğunu bilir misin sen?


Cevap verdim:
– Padişahım, herkes ile iyi geçinip sohbet edene, sıkıntıyı dağıtıp huzur verene nedim derler. Daha sonra ‘nedim’ kelimesinin nereden geldiğini, manalarını, dil bilgisi özelliklerini, kullanışlarını bir bir anlattım. Padişah:
– Aferin işidir, revan değildir, dedi. Hemen atıldım.
– Padişahım işidir. Revanı veren, Revanı rüyada görür. Bu, Revan Hanı Yusuf Paşa kulundur, dedim. Padişah ellerini dizlerine vurarak kahkaha ile öyle güldü ki, yanakları kızardı. Yanında bulunana Revan Hanı’na döndü.
– Ne dersin şu şeytan çırağına?
Revan Hanı dedi ki:
– Göreceksin bu çocuk dünya imparatoru, İran, Turan halkını yenip şaşkına çevirecektir. Gözlerine baksana, nasıl oynuyor?
Söze karıştım:
– Evet, Anadolu halkı da diğer memleket halkını Anadolu’ya getirip bir güzel oynatır, dedim. Revan Hanı, keyfi yerine gelince kalkıp oynardı da, onu anlatmak istedim.
Böyle böyle Padişah ile bir hayli dost olmuştuk. Biraz üzgün olsa, beni çağırırdı. Ben de Allah’ın izniyle kederini dağıtırdım.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.