Anasayfa / İslami Makaleler / Helal değildir sözü, haramdır, demek midir?

Helal değildir sözü, haramdır, demek midir?

Soru Detayı

Helal kelimesi, ayetlerde, hadislerde, fıkıhta hangi anlamlarda kullanılmıştır?
Dini eserlerde geçen “Helal değildir” sözü “haramdır” demek ile aynı anlama mı gelmektedir. Haram olmayan ancak günah hükmünde olan (mekruh vb.) şeyler için de “Helal değildir” denilebilir mi?
Bir şeyin helal olduğu nasıl bilinir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Helal, yapılması dinen serbest olan fiil demektir. Ancak her zaman “haram”kavramının zıddını ifade etmez.

Bu kısa bilgiden sonra detayları başlıklar halinde sıralayalım:

Ayetlerde helal kelimesi

Helâl kelimesiyle çeşitli türevleri Kuran-ı Kerîm’de elli yerde geçmektedir. (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “ḥll” md.)

Bu ayetlerde kelimenin hem sözlük hem de terim anlamında kullanıldığı görülür. Bunlar arasında;
– “çözmek” (Tâhâ 20/27),
– “ihramdan çıkmak” (Mâide 5/2),
– “inmek” (Hûd 11/39; Ra‘d 13/31; Tâhâ 20/81),
– “çıkmak” (Mâide 5/2),
– “mubah ve serbest olmak” (Bakara 2/196, 228, 229; Mâide 5/5, 88; Nahl 16/116; Hac 22/30; Ahzâb 33/52),
– “helâl kılmak” (Bakara 2/275; A‘râf 7/157; Tahrîm 66/1) gibi
manalar sayılabilir.

Hadislerde helal kelimesi

Kelime çeşitli türevleriyle birçok hadiste de yer almaktadır. Meselâ;
– “Benden kim vesile dilerse ona şefaatim helal olur” (Buhârî, “Eẕân”, 8; Müslim, “Ṣalât”, 11) hadisinde “gerekmek, vacip olmak”;
–  “Eğer yanımda kurbanlık deve olmasaydı ihramdan çıkardım” (Buhârî, “Ḥac”, 32; “ʿUmre”, 6) meâlindeki hadiste “ihramdan çıkmak”;
– “Bana ganimet helâl kılındı, fakat benden önceki hiçbir peygambere helâl kılınmadı” (Buhârî, “Teyemmüm”, 1; “Ṣalât”, 56) ve, “Denizin suyu temiz, ölüsü helâldir” (Ebû Dâvûd, “Ṭahâret”, 41) hadislerinde “mubah ve serbest olmak”
manalarında kullanılmıştır. (diğer örnekler için bk. Wensinck, el-Muʿcem, “ḥll” md.)

Fıkıhta helal kelimesi

Bir fıkıh terimi olarak helal çeşitli şekillerde tarif edilmiştir.

Alâeddin es-Semerkandî, fiil olması bakımından hükümlerin niteliklerini haram, muharrem, mahzur, menhî ve mekruh ile bunların karşıtı olarak helâl, muhallel, mubah, me’zun, mutlak ve meşrû şeklinde iki ana kategoriye ayırır (Mîzânü’l-usûl, s. 40)

İkinci gruptakileri de kendi aralarında tasnif eden Semerkandî helâl, serbest bırakılmış (mutlak) ve izin verilmiş (me’zun) kavramlarının birbirinin benzeri; mendup, sevilen (mahbub) ve razı olunan (merzâ) terimlerinin ise birbirinin dengi olduğunu belirterek meşrû kavramının bunların hepsini kapsadığını, yani en geniş daireyi oluşturduğunu söyler. (a.g.e., s. 42) Semerkandî helâlin “şer‘an izin vererek serbest bırakmak”, tahlîlin ise “aleyhine men, kısıtlama (hacr) ve takyid câiz olan bir kimse hakkında herhangi bir fiili izinle serbest bırakmak” olduğunu belirtir. (a.g.e., s. 44)

Seyyid Şerîf el-Cürcânî, “işlenmesi sebebiyle hakkında ceza verilmeyen şey” ve “şer‘in yapılmasını serbest bıraktığı şey” (et-Taʿrîfât, “ḥelâl” md.) olarak iki helâl tanımı yapmıştır.

Bunlardan birincisinde, suç ve cezanın kanunîliği ilkesinden hareketle şeriatta karşılığında herhangi bir ceza bulunmayan eylemin haram yani yasak olmayacağına, bunun ise söz konusu eylemin helâl, serbest ve meşrû bir fiil olduğu anlamına geleceğine işaret edilmektedir. Bu tanımın ilk hareket noktası, hakkında şer‘î bir delil bulunmayan şeylerde mubahlığın esas olduğuna dair temel ilkedir.

İkinci tanımda ise dinin herhangi bir eylemi serbest bırakması esası getirilmektedir. Bu tanımdan, kanun koyucunun (şâri‘) bilerek bıraktığı bazı serbest (mubah ve cevaz) sahalardaki fiiller de dahil olmak üzere her alanda hükmü bulunduğu anlamı çıkar ve bu kabulün arkasında, hakkında şer‘î bir delil bulunmayan şeylerde tahrîmin esas olduğuna dair temel tercih yatar.

Genel olarak İmam Mâlik ve Şâfiî’ye nisbet edilen “haram kılındığına dair delil bulunmayan şey” biçimindeki helâl tarifi Cürcânî’nin kaydettiği birinci tanımla paralel olup bu durum onların, hakkında herhangi şer‘î bir delil bulunmayan alanlarda mubahlığın esas alınması gerektiğine dair görüşlerinden kaynaklanmaktadır.

Ayrıca Ebû Hanîfe’ye atfedilen, “helâlliği hakkında herhangi bir delilin bulunduğu şey” (Nevevî, el-Erbaʿûn, s. 20; İbrâhim b. Mer’î b. Atiyye eş-Şeberhîtî, s. 91; Mv.F, XVIII, 75) tanımından da onun, hakkında şer‘î bir delil bulunmayan konularda tahrîmin esas olduğunu savunduğu anlaşılır. (aslî ibâha ile ilgili doktriner tartışmalar için bk. Süyûtî, s. 133-135; İbn Nüceym, s.73-74)

Şer‘î hükümlerin vâcip, haram ve mubah şeklinde üçlü taksimini benimseyen Şevkânî bunlardan birincisinin açık helâl, ikincisinin açık haram, üçüncüsünün kapalılığı sebebiyle helâl veya haram oluşu bilinemeyen şüpheli şeyler olduğunu söyler ki (Neylü’l-evṭâr, V, 235-236) burada helâl ve haramın açık olmasından maksat, bunların haramlık veya helâllik konusunda bir açıklamaya ihtiyaç duymamaları veya ortak olmamalarıdır.

Bu tasnif, mubah ve mekruhu şüpheliler içerisinde sayanların görüşüne uygun düşmektedir. Halbuki Cürcânî’nin naklettiği tanımlardan, “işlenmesi sebebiyle hakkında ceza verilmeyen şey” ifadesi, yani “dinde (şer‘) aleyhine herhangi bir nassın bulunmadığı şeyler” biçimindeki bir helâl tarifi, başlangıçta hareket noktaları farklı olmakla beraber şer‘in yapılmasını serbest bıraktığı veya mubah ve câiz bir sebeple Kitap ve Sünnet’in serbest bıraktığı şeyleri de (Tehânevî, I, 347-348) kapsayacak genişlikte görünmektedir. Çünkü yapılması sebebiyle hakkında ceza işlemine gerek olmayan bir davranış mükellefin vâcip, mendup ve mubah sayılan bütün fiillerini içine alır ki bu durumda helâl, Semerkandî’nin çizdiği kavramsal dairenin en geniş halkasını teşkil eden meşrû terimiyle eş anlamlı hale gelmiş olur.

Buna göre vâcibin câiz, câizin de emir mânası taşıyıp taşımadığı ve mubahın emredilmiş yani teklife dahil edilmiş bir fiil olup olmadığı konusundaki usulî tartışmalar bir yana (Gazzâlî, el-Müstaṣfâ, I, 73-75; Mansûrîzâde Saîd, s. 81-89) böyle bir genişliğe sahip olan helâl kavramı, ilk olarak “şer‘an kendisine izin verilmiş câiz şeyler” olması bakımından mendup ve mubahı; ikinci olarak da terkedilmesi yasaklanmakla birlikte insanın temel maslahatlarıyla ilgili herhangi bir zorluğu kaldırmak gibi bir anlamı da kapsayan vâcibi içine alır. Ayrıca mükellef, şer‘an Allah’ın helâl kıldığı şeye bağlanmak, haram kıldığı şeylerden de kaçınmakla emrolunduğu için vücûb bir bütün halinde helâle taalluk eder.

Aralarında Gazzâlî’nin de bulunduğu bir grup usulcüye göre câiz, kişinin yapma ve yapmama hususunda dinen serbest bırakıldığı fiilleri ifade eder. Bu anlamda câiz, yapılması zorunlu olan vâcip ile yapılması tavsiye edilen menduptan farklıdır.

Diğer bir grup usulcünün caizi, yapılması dinen ve aklen mümkün olan fiiller şeklinde tanımlaması esas alındığında ise, aynı terim haram ve tahrîmen mekruh dışındaki bütün teklîfî hükümleri içine alabilecek ölçüde geniş bir kapsam kazanmaktadır.

Bu şekilde yapılabilecek iki helâl tanımına bağlı olarak da helâlle vâcip arasında, tıpkı câizle vâcip arasındakine benzer bir içlem ve kaplam ilişkisi kurulabilir. (Gazzâlî, el-Müstaṣfâ, I, 74; İbnü’l-Lahhâm, s. 163)

Gazzâlî’nin, vâcibin “cevaz ve ibâha” anlamına gelmeyeceğini ileri sürerken vücûbun neshedilmesi durumunda cevazın değil vücûbdan önceki durumun geri döneceğini, vücûbdan önceki hal tahrîm ise fiilin haram, ibâha ise eylemin mubah olacağını söylemesi (el-Müstaṣfâ, I, 73), konuyu kelâm ve fıkıh usulünün önemli problemlerinden hüsün ve kubuh meselesiyle Allah’ın kulları için en yararlı (aslah) olanı yaratması gibi temel tartışmalara götürecektir.

Bu tartışmalara girilmeksizin burada, şeriatta helâl kılınan bütün fiil veya davranışların mükellefin zarûriyyât, hâciyât ve tahsîniyyât çerçevesindeki birtakım maslahatlarını korumak ve geliştirmek amacıyla vâcip, mendup veya mubah kılındığı söylenebilir.

Hz. Peygamber’in, “Helâl Allah’ın kitabında helâl kıldığı şeyler, haram da Allah’ın kitabında haram kıldığı şeylerdir. Hakkında hüküm belirtmediği hususlar ise sizin için affettiği şeylerdir” (Tirmizî, “Libâs”, 6) hadisinde geçen helâl, şeriatta haramların karşıtı olan görev ve sorumluluklarla (vâcip) ilgili hükümler olmalıdır ve esasen bu tür helâl ve haramlar İslâm’ın kurucu ve onu diğer dinlerden ayırt edici temel ilkeleri olarak da görülebilir.

Helâlin çerçevesi içerisine vâcibin girmesiyle vâcibin karşıtı olan haram kavramı helâlin de karşıtı olur ve böylece helâlin sözlükte taşıdığı “haramın karşıtı olma” anlamı da gerçekleşir.

Buna göre helâlin merkez dairesini, şâriin yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği fiillerden meydana gelen vâcip (Hanefîler’e göre farz), en dıştaki daireyi ise yapan veya terkeden için herhangi bir övgü ya da yergi söz konusu edilmeksizin yapılması ve terkedilmesi hususunda Allah’ın izin verdiği şeyleri ifade eden mubah oluşturur.

Helâl kavramının genişliğiyle ilgili olarak varılan bu sonuç, İslâm hukukçularının yukarıda kaydedilen helâl tarifleri arasında anlam bakımından herhangi bir ayrılığın bulunmadığını ve ihtilâfın yalnızca bir terim ihtilâfı olduğunu gösterir.

Diğer taraftan fıkıh kitaplarında, genel olarak işlenmesinde herhangi bir günah bulunmayan ve yapılması serbest olan fiiller ve bunların dinî hukuka uygunluğu ifade edilirken kullanılan câiz kelimesiyle helâl kavramı arasında yakın bir ilişki vardır ve bu ilişkiden dolayı fürû kitaplarında “helâl olur” ve “câiz olur” ifadeleri eş anlamlı kullanılmıştır. Ancak, “Eşyada aslolan ibâhadır” ilkesini benimseyen bir yaklaşımla burada da helâl kavramının câizden daha geniş olduğu söylenebilir.

Hadis şarihleri, “Şüphesiz helal belli, haram da bellidir; fakat aralarında birtakım şüpheli şeyler vardır ki onları insanlardan birçoğu bilmez”(Buhârî, “Îmân”, 39; “Büyûʿ”, 2) meâlindeki hadisin yorumu sırasında helâl ve haramı birbirinin zıddı ile, yani dinin yasakladığı ve serbest bıraktığı şeyler olarak tarif etmekle yetinmişler ve bu terimlerin usûl-i fıkıhtaki yeri ve kavramsal çerçevelerinden ziyade, özellikle helâlliği veya haramlığı konusunda şüpheye düşülen konuları (müştebihât) belirgin hale getirmek ve bir çerçeve içerisine sokabilmek için bazı prensipler koymaya çalışmışlardır. (Aynî, I, 343-345; Şevkânî, V, 236-237)

Farklı tabiatlara sahip olan insanların ve onların meydana getirdiği toplumların meşrû bir hayat dairesi içerisinde yaşayabilmesi için Allah çeşitli dönemlerde peygamberler aracılığıyla helâl (meşrû) ve haram (gayri meşrû) konusunda birtakım açık hükümler koymuş ve bunların nitelik ve kapsamları İslâmiyet’le son şeklini bulmuştur.

Helâl ve haram şeklinde nitelendirilen ve bazan da “hudûdullah” diye anılan bu sınırların değiştirilerek haramların helâl ya da helâllerin haram kabul edilmesi, imanı ortadan kaldırıcı bir hareket olarak kabul edilmiştir. (Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 332, 334)

Bir şeyin helal olduğu nasıl bilinir?

Helâlin en dıştaki dairesini mubahın oluşturduğu dikkate alındığında bir fiilin helâl, câiz ve serbest kılındığı üç yolla bilinir.
a) Bir hususun dinen helâl olduğunu anlamanın birinci yolu, Kur’an ve Sünnet’te o şeyin helâl kılındığının açıkça bildirilmesidir.

Nitekim Kur’an’da;
– alışveriş ve ticaretin helâl kılındığı (Bakara 2/275),
– ramazan gecelerinde karı-koca ilişkisinin helâl olduğu (Bakara 2/187),
– Ehl-i kitabın kestiğinin ve yemeğinin helâl olduğu (Mâide 5/5),
– deniz avının helâl kılındığı (Mâide 5/96)
helâl kelimesi veya türevleri kullanılarak bildirilir (diğer örnekler için bk. el-Bakara 2/168; Âl-i İmrân 3/50, 51; el-Mâide 5/1, 4, 88; el-A‘râf 7/157; el-Enfâl 8/69; en-Nahl 16/114; el-Ahzâb 33/50)

b) Kur’an ve Sünnet’te çok defa belli bir yanlış anlayışı ve kaygıyı gidermek için bir şeyin helâl olduğu, yapılmasında bir günah ve sakıncanın bulunmadığı bildirilebilir. Bu da bir hususun dinen helâl olduğunu bilmenin ikinci yoludur.

Nitekim bir âyette (Bakara 2/173) haram kılınan yiyecekler sayıldıktan sonra zaruret halinde bunlardan zarureti giderecek ölçüde yenmesinde günah olmadığı bildirilmiştir. (benzeri örnekler için bk. Bakara 2/158, 198, 203, 235, 236, 282; Nisâ 4/23, 24, 102; Mâide 5/93; Nûr 24/29, 58, 61, 62; Ahzâb 33/5, 55; Feth 48/17; Mümtehine 60/10)

Herhangi bir dinî yasaktan sonra gelen emirlerin de bir davranışın yapılmasını isteme değil haramlığın kalktığını ve hükmün eski halini aldığını bildirme amacı taşıdığı söylenebilir.

Nitekim Kur’an’daki, “İhramdan çıkınca avlanınız “(Mâide 5/2) ifadesi “avlanabilirsiniz” şeklinde anlaşılmıştır; yani ihramlı için getirilen avlanma yasağının (Mâide 5/95-96) kalktığını bildirmektedir. Cuma namazından sonra yeryüzüne dağılma ve Allah’ın lutfundan isteme (ticaret) emri de böyle bir anlam taşır.

Kur’an’da değişik vesilelerle zikredilen “evleniniz, yiyiniz, içiniz, gezip dolaşınız” gibi emirler ise esasında bu fiillerin helâl olduğunu bildirmekten çok aslen helâl olan bu fiiller işlenirken dikkat edilecek hususları, hikmet ve amaçları açıklamaya yöneliktir.
c) Bir şeyin dinen helâl olması, hakkında herhangi bir yasağın, aksine bir delilin bulunmamasıyla da anlaşılır. Bu sonuca “istishâbü’l-asl” yoluyla, eşyada mubah oluşun esas olması kuralından hareketle ulaşılır. Kur’an’da göklerde ve yerlerde ne varsa hepsinin insan için yaratıldığı, insanın emrine ve istifadesine verildiği sıkça vurgulanır. Temiz ve güzel olan her şeyin helâl kılınıp sadece kötü ve çirkin şeylerin haram kılındığının bildirilmesi de bu anlamdadır.

Kur’an ve Sünnet’te sadece yapılması istenmeyen veya doğru bulunmayan hususlar tek tek veya ilke olarak açıkça belirtilmiş, böylece geriye kalanların helâl ve mubah olduğu kendiliğinden ortaya çıkmıştır.

Böyle olduğu için de İslâm’ın ferdî ve içtimaî hayatla ilgili olarak yasakladığı veya kayıtladığı hususlar dışında kalan çok geniş bir alan helâl, mubah ve câiz kapsamında yer almaktadır.

Nitekim Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle demiştir: “Muhakkak ki Allah birtakım şeyleri size farz kılmıştır, onları kaybetmeyiniz. Birtakım sınırlar/ölçüler koymuştur, onları da aşmayınız. Birtakım şeyleri haram etmiştir, onlara el uzatmayınız. Birtakım şeylerde de unutkanlık eseri olmayarak size merhamet olsun diye sükût etmiştir, onları da soruşturmayınız” (Nevevî, el-Erbaʿûn, s. 48; farklı lafızlar için bk. Dârekutnî, IV, 298)

Hakkında Admin

İlginizi Çekebilir

İslamda Fitne Çıkarmak

Fitne kelimesi Farsça kökenli olup; fetn ( fütun ) kökeninden türemiştir. Sözlük kelimesi madenlerin ateşte …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

TUTSELA Müslüman Dini Sitesi